FİLİSTİN MESELESİ-ORTADOĞU VE TÜRKLER

 FİLİSTİN MESELESİ-ORTADOĞU VE TÜRKLER

Ortadoğu bölgesi de tıpkı Balkanlar gibi dünyanın en karmaşık ve en sorunlu bölgelerinden biridir. 20. yüzyılın başında bölgede zengin petrol yataklarının bulunması bölgenin ayrıca önemini artırmıştır. Bölgenin artan önemi ile birlikte, bölgede istikrarsızlık ta artmış ve Ortadoğu dünyada kan ve gözyaşının en çok aktığı bölgelerden biri haline gelmiştir.

Ortadoğu bölgesi tarihin ilk dönemlerinden itibaren birçok devlet ve uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Ortadoğu bölgesine Sümerler, Samiler, Amurrular, Hititler, Asurlular, Medler Lidyalılar, Bizans, ilk dört halife ve ardından Emeviler, Abbasiler gibi devletler hâkim olmuştur. Bölgede Türk hakimiyeti tarihte ilk Müslüman Türk devleti olarak bilinen Tulunoğulları devletinin  868 yılında kurulması ile başlamış, 1099 yılında 1. Haçlı seferi  ile Haçlı egemenliğine giren Kudüs, 88 yıl süre ile Hıristiyanların elinde kaldıktan sonra 4 Temmuz 1187’de  Selahaddin-i Eyyûbi’nin Kudus’ü fethetmesiye birlikte tekrar Türk egemenliğine girmiştir. 1917 yılına kadar yaklaşık olarak 950 yıl Türk hâkimiyetinde kalmıştır.

Ahmed b. Tolon tarafından Mısır’da  kurulan Tulunoğulları (868-905), daha sonra Suriye ve Filistine kadar nüfuzunu genişletmiştir. Devletin kurucusu olan Ahmed b.Tolon’un babası Tolun, Dokuz Oğuz Türklerindendir (Yüksel, A. T. (Tarihsiz),s.87; Kafesoğlu,İ. ,(1992). T.D.E.K. s. 324).

Tulunoğulları devleti Arap kaynaklarında “Fil emaratul Türkiyye ved Devletul Tuluniyun” adıyla geçmektedir (Gençoğlu, H.2020, Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika).

Bölgede Tulunoğulları’ndan başka, 935-969 yıllarında yaşamış olan bir başka Türk devleti İhşîdîler (Akşitler-İhşidler)  hüküm sürmüştür.

Akşitler de denilen ve Muhammed b.Tuğç el -İhşid tarafından Mısır’da kurulan İhşidler daha sonra Suriye’ye hâkim olan Tulunoğulları gibi Abbasi hilafetine ismen bağlı olan bir Türk devletidir(Yüksel, A. T. (Tarihsiz),s.94).

Yine Mısır ve Ortadoğu’da hüküm sürmüş olan Türk devletlerinden birisi de Selahaddin-i Eyyubi tarafından 1171’de kurulmuş olan Eyyübiler Türk devletidir  (1171-1252).  (Selahaddin-i Eyyubi’nin Türklüğü ve Eyyübiler’in bir Türk devleti olduğunu daha önceki sayfalarda anlattığımızdan burada ayrıntıya girmiyoruz.)

Bölge’de kurulmuş olan en önemli Türk devletlerinden birisi de 1250 ila 1517 arasında Mısır ve Suriye ve Arabistan’da hüküm süren Memlûkler’dir.

Memluklüler  Arap kaynaklarında “Ved Devletul Turkiyya” adıyla geçer. (Gençoğlu,H. (2020)Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika, SR Yayınevi.)

638 yılında Hz. Ömer tarafından fethedilen Kudüs, 1099 yılında I. Haçlı seferi sonrasında Hıristiyanların eline geçmiş, Kudus 88 yıl süre ile Haçlıların elinde kaldıktan sonra Selahaddin-i Eyyûbi’nin 4 Temmuz 1187’de Hıttın savaşında Haçlıları yenmesi ile birlikte tekrar Türklerin eline geçmiş, Ünlü Türk hakanı Selahaddin-i Eyyûbi Kudus’ü 2 Ekim 1187 Cuma günü teslim alarak Haçlı hâkimiyetine son vermiştir.

Ortadoğu’da asıl Türk yayılışı ve etkisi ise XI. Yüzyıldan itibaren başlamıştır. Selçuklular döneminde Irak’ta Suriye’de, idari, iktisadi ve eğitim alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Tarih içerisinde Ortadoğu bölgesi en huzurlu dönemini Türk hâkimiyeti altında yaşamıştır.

Başta Mekke, Medine, Kudüs olmak üzere Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal saydıkları yerleri barındıran bu topraklar 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in fethi ile Osmanlı devletine katılmış ve yaklaşık olarak 400 yıl süreyle Osmanlı idaresinde kalmıştır. Bölgedeki Türk hâkimiyetini Tulunoğulları’nın kuruluş tarihi olan 868’le başlatırsak, (1099-1187 yılları arasındaki Haçlı Hâkimiyetini de göz önünde bulundurursak yaklaşık olarak bölgede 950 yıl süren bir Türk hâkimiyeti söz konusudur.  Türk hâkimiyeti ile birlikte bölgeye, huzur, barış, istikrar ve bolluk gelmiştir. Tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi Ortadoğu’da da farklı ırk, din ve mezheplere bağlı insanlar adil Türk idaresi altında rahat ve huzur içinde yaşamışlardır.

Her üç dinin kutsal mekânı ve merkezi durumunda bulunan Kudüs, tarih boyunca en uzun istikrar ve barış dönemini Osmanlı idaresi altında yaşamıştır. Kudüs’te yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar tüm mezhepleri ile birlikte Osmanlı Türkleri idaresinde 400, Türk idaresi altında toplam olarak 950 yıl boyunca kendi inançları doğrultusunda, hiç bir kimseden her hangi bir baskı görmeden dikledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmişler; barış ve huzur içinde yaşamışlardır. Başta Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni olmak üzere, bütün Türk sultanları Kudüs’e özel bir ilgi göstermişlerdir. Gösterilen bu yakın ilgi sayesinde hem halkın kültür durumu hem de gelir seviyesi bir hayli yükselmiştir. Bölgede köklü bir Türk-İslam medeniyeti vücuda getirilmiştir. Halen bölgedeki halk kendisini Türk kültürüne yakın hissetmekte ve adil Türk idaresini aramaktadır.

I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonra imzalanan Lozan Barışı ile bölgeden kesin olarak Türklerin çekilmesi ve 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ile birlikte Balkanlardaki sürece benzer bir süreç bu bölgede de başlamış ve bölge kan gölüne dönmüştür. Ortadoğu’daki zengin petrol yataklarının bulunması ile birlikte Ortadoğu’yu paylaşım yarışı iyice artmıştır. Özellikle de İngiltere ve Fransa’nın müdahaleleri Ortadoğu’yu bitmek bilmeyen bir istikrarsızlığın içine sürüklemiştir. Fransa ile İngiltere arasında imzalanan gizli ” Sykes-Picot ” anlaşması Fransa ve İngiltere’nin gizli planlarını bütün açıklığı ile gözler önüne sermektedir.

1916’da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M.F. George Picot arasında imzalanan söz konusu anlaşma Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken, Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu. İşte bu ileride kurulacak olan İsrail Devleti için de ilk adımdı. Sykes-Picot anlaşmasının imzalandığı dönem, bölgede bir Yahudi Devleti kurulması için hummalı bir çabanın yürütüldüğü dönemdi aynı zamanda. 1890’ların başında aslen bir gazeteci olan Thedor Herzl’in önderliğinde kurulan ” Siyonizm ” hareketi, dünyaya yayılmış olan Yahudilerin tekrar Filistin’e dönmeleri ve bağımsız bir devlet kurmaları için çalışmalara başladı. Herzl, 21-31 Ağustos 1897’de Basle’de topladığı I. Siyonist Kongrede temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla örgütler toplandı, fonlar oluşturuldu, günümüz deyimiyle son derece örgütlü bir ” lobici “lik faaliyeti başladı. (Günay, M. 2003, s.125-126)

Siyonistler işe topladıkları paralarla Araplardan toprak almakla başladılar. Bu yolla başarı şanslarını az gören Siyonistler Osmanlı’dan para karşılığında toprak almayı düşündüler. Bu amaçla Sultan Abdülhamit’in 19 Mayıs 1901 tarihinde huzuruna çıkan Thedor Herzl, Yaptığı görüşmede:

 “Avrupa borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin topraklarının onlara verilmesini ” içeren bir teklifte bulundu. Ancak bu teklif Sultan tarafından ” Vatanın bir karış toprağı bile satılık değildir. ” tepkisiyle geri çevrildi.

1917’de ise İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour, Siyonistlerin önde gelen isimlerinden Edmond De Rothschild’e gönderdiği bir mektupta ” Majestelerinin Hükümeti’nin Filistin’de bir Yahudi vatanı kurulmasını desteklediğini ” ifade ediyordu. Böylece uluslararası arenada İsrail Devleti’nin yolu da açılmış oluyordu… Birinci Dünya savaşı sonrası 1918’de Osmanlı askerleri Filistin’den çekildi ve bölgeye İngiliz hâkimiyeti girdi. Bu yeni hâkimiyetle birlikte bölge yaklaşık bir asırdır süregelen bir çatışmanın da içine girmiş bulunuyordu. 1880 ile 1918 yılları arasında Filistin’de 24 bin olan Yahudi nüfusu 65 bine çıkıyor ve böylece hukuksuzca yurtlarından çıkarılan Araplarla Yahudiler arasında gerginlikler tırmanmaya başlıyordu. Bölgede düzenli olarak artan Yahudi nüfusu II. Dünya Savaşı’nda toplam nüfusun dörtte birine yükseldi. Araplar, İngilizler ve Yahudiler arasında yıllarca süren çatışmalar 1947 yılında Birleşmiş Milletler nezninde görüşülmeye başlandı ve konuyla ilgili kurulan özel komisyon Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini önerdi. Ancak öneri Arap devletleri tarafından kabul edilmedi. Siyonistlerin 1948 yılında bağımsız devletlerini ilan etmeleriyle 50 yıldan fazladır süren savaşların temeli atılmış oldu. Irkçı ve işgalci bir ideoloji olan Siyonizm üzerine bina edilmiş olan İsrail, önce 1948’de, ardından da 1967’de Arap topraklarını işgal etti ve bu aşamada Filistin’in tamamını işgal etti (C.Yalçın, 2003, S74). Böylece 3,5 milyon Filistinli kendi vatanlarında garip ve parya durumuna düştüler ve mülteci olarak yaşamlarını devam ettirmeye başladılar. (Günay, M. 2004, s.125-126)

                KIZILELMA KUDÜS VE MESCİD-İ AKSA

Bölgeyi önemli kılan sebeplerden birisi de Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların ortaklaşa mukaddes bildiği Mescidi Aksa’dır. 1997 yılında yayınlanmış olan “Namaz ve Namazı İkâme Etmek” adlı kitabımızda Mescid-i Aksa hakkında geniş bilgiler verdik. Şimdi bu kitabımızdan Mescid-i Aksa ile ilgili olan kısımdan alıntılar yapalım:

Tefsir kitaplarında yer alan rivayetlere ve tarihi kayıtlara göre Mescid-i Aksa ilk olarak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Buhari ve Müslim’in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir: “Resulullah (a.s.)’a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. “Mescidi Haram” diye buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Mescid-i Aksa” diye buyurdu.” Resulullah (s.a.v.)’ın miraca yükseltildiği sırada Kudüs’te bugünkü şekliyle bir cami yoktu. Ancak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş ve daha sonra yıkıma maruz kalıp yenilenmiş olan Mescid-i Aksa’nın kalıntıları vardı ve burası da Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. Resulullah (s.a.v.)’ın ziyaret ettiği mekân da işte burasıydı. Beyti Makdis ibaresi bazı tarihi kaynaklarda Kudüs şehri için de kullanılmıştır. Kadı Beyzavi tefsirinde “Mescid-i Aksa” ibaresi açıklanırken: “Burada kastedilen, Beyti Makdis’tir. Çünkü o zaman orada bir mescid mevcut değildi” denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbnu Abbas’tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Hulasatu’l-Beyan tefsirinde de şöyle denmektedir: “Ayette Mescid-i Aksa’dan murad, Beyti Mukaddes’tir. Mekke-i Mükerreme’ye uzak olduğundan aksa denilmiştir.

Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs’ün M. S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis’in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekân yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis’in kalıntıları da korunuyordu. Şu an Yahudilerin “Ağlama Duvarı” Müslümanların ise “Burak Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M. S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis’in yerindeMescid-i Aksa inşa edildi.

Mescid-i Aksa Musevilik ve Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslâm’da da büyük bir öneme sahiptir. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescid-i Aksa’ya.” (Müslim, Kitâbu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescid-i Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Mescid-i Aksa’nın İslâm’daki müstesna yerinin bir sebebi de Resulullah (s.a.v.)’in İsrâ ve Mirac mekânı olmasıdır. Yüce Allah, İsrâ suresinin birinci âyetinde Mescid-i Aksa’yı adıyla anarak şöyle buyurur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” Burada dikkat edilirse Mescid-i Aksa’dan “çevresini mübarek kıldığımız yer” şeklinde söz edilmektedir. Mescid-i Aksa’nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Mescid-i Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında birçok hadisi şerif de bulunmaktadır. Ahmed ibnu Hanbel, Nesâi ve Hakim’in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)’den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Süleymân (a.s.) Mescid-i Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid’de-yani Mescid-i Aksa’da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günâhlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz” (Nesai, Mesacid 6: İbn Mace, İkame 196; Ahmed b. Hanbel,II, 176.).

Hadisimiz, Müslümanların ziyaret ve ibadet için yolculuğu göze almaları gereken sadece üç mescidin bulunduğunu, bunların da Mekke, Medine ve Kudüs şehirlerinde olduklarını açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır.

 Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescid-i Aksa’dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir.

Bilindiği üzere Mescid-i Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm’da ayrı bir öneme sahiptir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiklerine göre el-Bera ibnu Azib (r.a.) şöyle söylemiştir: “Resulullah (a.s.) Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) tarafına on altı ya da on yedi ay namaz kıldı. Resulullah (a.s.) Ka’be tarafına namaz kılmayı arzuluyordu. Yüce Allah da şu ayeti kerimeyi indirdi: “Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir ve her nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin” (Bakara, 2/144).

                Mescid-i Aksa aynı zamanda Yüce Allah’ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Mirac olayıyla ilgili ayette, Resulullah (s.a.v.)’ın Mescid-i Aksa’ya getirilmesiyle bağlantılı olarak: “Kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için…” denmesi buna delalet eder. Allah dileseydi Resulullah (s.a.v.)’ı Mescidi Haram’dan da miraca yükseltebilirdi. Ancak kendisine birtakım ilâhi âyetlerin gösterilmesi amacıyla önce Mescid-i Aksa’ya getirilmiş ve oradan miraca yükseltilmiştir. Demek ki, burası da Allah’ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Dolayısıyla buraya asıl sahip çıkmaları gerekenler Müslümanlardır.

                Yahudiler bugünkü Mescid-i Aksa’nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. (Bu duvarın Müslümanlar tarafından Burak duvarı olarak adlandırıldığını yukarıda belirtmiştik.) Bu yüzden Yahudiler Mescid-i Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar.

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)’ın câriyesi Meymune (r. anhâ): “Ey Resulullah! Bize Mescid-i Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir” dedi. Resulullah (s.a.v.) da şöyle buyurdu: “Oraya (Mescid-i Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın.”-Hadisin râvisi dedi ki: “O zaman burası Dâru’l-Harb’di (yani Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı).”- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti):”Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin ” (Ebu Davud, Kitâbu’s-Salât, 14).

Burada zeytinyağı bir semboldür. Bizden istenen Filistin davasına, Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya Tüm İslam Dünyası’nın ortak bir davası olarak sahip çıkılmasıdır.

Filistin ve Mescid-i Aksa davası bütün Müslümanların ortak davalarıdır. Allah korusun, bu mescide herhangi bir zarar gelmesi halinde bundan sadece Filistinli Müslümanlar değil bütün dünya Müslümanları sorumlu olacaklardır. Mescid-i Aksa bütün Müslümanların ortak değerleri ve şerefleridir. Buna hep birlikte sahip çıkmaları ve Siyonist Evengelistlerin ve Hristiyan Evengelistlerin burayı kirletmelerine fırsat vermemeleri gerekir (Günay, M. 2017, s.379-386).

Kudüs ve Filistin’de barış sağlanmadığı müddetçe dünyada barışın sağlanması mümkün değildir. Kudüs ve Filistin sorunu, aslında sadece İslam dünyasının değil, dünya barışı açısından bütün insanlığın ortak sorunudur. Fakat dünyanın bu sorunu görmek ve çözmek gibi bir arzusu yok.

                Filistin ve Kudüs Bizi Çağırıyor!

  Filsitin ve Kudüs, Tulunoğulları devletinin kuruluş tarihi olan 868 yılından Memluklular,  Eyyübiler daha sonra da Osmanlı idaresinde 868’den 1917’ye kadar 1099-1187 yıları arasındaki 88 yıl süren Haçlı hâkimiyetini saymazsak toplamda 950 yıl Türk idaresinde kalmıştır.  Şehid kanaları ile sulanmış ve vatanlaşmış olan, Kudüs’ün bizim için, Afyonkarahisar’dan  Konya ve İstanbul’dan  hiçbir farkı yoktur.

Ayasofya’nın ibadete açılması nasıl bizim Kızılelma’mız ve tam bağımsızlığımızın ilanı ise, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne kavuşturulması da İslam dünyası’nın özellikle Arap Dünyası’nın kurtuluşu, tam bağımsızlığı ve bizim milli ülkümüz, Kızılelma’mızdır.

               

Aslında Filistin ve Kudüs sorunu 950 yıl Türk idaresi altında kalması, şehid ve Türk mezarlarını barındırması açısından Türk vatanı olup, Arap’tan daha çok Türk’ün sorunudur. Zamanı geldiğinde de bu sorun çözülecek ve mübarek topraklar özgürlüğüne mutlak kavuşturulacaktır.

                Türkiye’nin Savunması Filistin’den Kudüs’ten Başlar

Türkiye’de, İsrail’in Filistin’de yaptığı zulme ve soykırıma karşı kitlesel hareketler olsa, hemen bir gizli el ortaya çıkıp, başta sosyal medya olmak üzere, çeşitli platformlarda, Araplar Türkleri arkadan vurdu, Filistinliler İngilizlerle birlikte oldu, gibi, çoğunluğu tarihi hakikatlerle uyuşmayan yalan yanlış bilgiler pompalanıyor, amaç, Türk insanının Filistin ve Kudüs hassasiyetini köreltmektir. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, Türkiye’nin savunması Filistin’den, Kudüs’ten başlar. İsrail’i bu gün Filistin’de durduramazsak, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Diyarbakır’da, Mersin’de de durduramayız. İsrail’in, Kıbrıs dâhil, Türkiye’nin önemli bir kısmını, Fırat ve Dicle’nin suladığı toprakları kendi sınırlarında, arz-ı mev’ud dediği sözde va’dedilmiş topraklar olarak gösterdiğini hiçbir zaman unutmayalım.

Ayrıc Allah’ın bu konudaki hükmü açık, seçik ve kesindir: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda, ayrıca, baskı altına alınıp çaresiz bırakılarak: “Rabbimiz! Ahâlisi zâlim olan şu memleketten bizi kurtar. Bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp duran zavallı erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda savaşmıyorsunuz? (Nisa , 75. Ayet)

 Evet, Doğu Türkistan gibi, Arakan, Çeçenistan gibi dünyada zulüm gören her yer gibi, Kudüs ve Filistin de bizi bekliyor.

KAYNAKLAR:

Günay, M. (Muharrem Günay) (2004),Devlet ve Hayat Felsefemiz Dünya Barışı, Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kültür Hizmeti, Geçit Yayınları

(Günay, M. (2017). Namaz ve Namazı İkâme Etmek, Afyonkarahisar Belediyesi Yayını.

Yalçın C. (Cavit Yalçın) (2003), Ortadoğu’da Kürt Devleti Senaryoları

Gençoğlu, H. (2020)Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika, SR Yayınevi

Yüksel, A.T. (tarihsiz), İlk Müslüman-Türk Devletlerinin Siyasî, Kültürel Ve Medeniyet Tarihi  Üzerine, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/184495

Kafesoğlu, İ. (1992). Türk Dünyası El Kitabı. Cilt, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.

Orta, F. (2018) Hz. Ömer Zamanında Müslümanların Kudüs’ün Fethi, Yeni Fikir, yıl 9, sayı 21.

Hazırlayan : Muharrem Günay Sıddıkoğlu

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın