22 Ekim 2014, 01:30:54

Gönderen Konu: Liseli Şehitler Destanı  (Okunma sayısı 453 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • cem
  • Kurucu
  • *********
Liseli Şehitler Destanı
« : 22 Eylül 2009, 01:57:46 »
LİSELİ ŞEHİTLER DESTANI

 

KAYSERİ LİSESİ 1920-1921 ÖĞRETİM YILINDA MEZUN VEREMEDİ. SON SINIF ÖĞRENCİLERİ ; MUSTAFA OĞLU İSMAİL, OSMAN OĞLU AHMET, ŞÜKRÜ OĞLU SEYİT AHMET, AHMET OĞLU MUSTAFA, NUMAN OĞLU MEHMET, HACI AHMET OĞLU MUSTAFA, H. MEHMET OĞLU HALİL, NUH OĞLU CEMAL, EMİN OĞLU H. MEHMET, DERVİŞ OĞLU AHMET SAKARYA SAVAŞI İÇİN CEPHEYE GİDİP ŞEHİT OLDULAR .

ONLARIN AZİZ HATIRALARINA ...



Selâlar verildi minârelerden,

Meydanlara al bayraklar asıldı,

Taş döşeli avlusunda mektebin,

Kitaba, silaha eller basıldı.

Dualar edildi,

Helâlleşildi.

Bir daha bir daha vedalaşıldı.

Yılanlı dağa,

Hasan dağına,

Dağların hasına Ali dağına,

En son Erciyes’in ak doruğuna,

Dünya gözü ile bakıp,

Gittiler ...

Artlarında gözü yaşlı türküler ...

Kölesi olduğum

Efendi ağa !

Kayseri nere?

Nere Sakarya.



Sakarya,

Soyumun kader çizgisi .

Tarihin yeniden yazıldığı yer.

Baş eğmemek için,

Nice canların,

Azrail’le bile

Dövüştüğü yer.

Vatan diyebilmek için

Tekrar vatana,

İmanın imkânla

Boğuştuğu yer.

Tuttuğu mevzide,

Tırnakla, dişle

Her karışı için

Etin, kemiğin

Demirle, çelikle

Ölçüştüğü yer.

Kanla karışarak

Kara toprağın,

Hilkât çamuruna

Dönüştüğü yer.

Aklın durup,

Dilin tutulduğu an,

Sakarya,

Yüreğin konuştuğu yer.



Havada barut kokusu,

Toprakta kan.

Ağustostan eylüle doğru zaman

Ölüm kokuyordu.

Yorgundu,

Sakarya ufkunda akşam

Parmaklar yorgundu,

Tetikler yorgun.

Sıcak namlularında

Topların , tüfeklerin,

Gülleler ,mermiler dinleniyordu.

Biri türkü söylüyordu siperde.

Gesi Bağları’nda dolanıyordu.

Usuldan usuldan

Ses perde perde

Bir top gül soluyordu.

Derviş oğlu Ahmet’in

Alnından vurulup düştüğü yerde.



Edebalı Dergahı’nda meşveret.

Giren çıkan ruhların

Cümlesinde telaş var.

İmbiklerden hüzün damlar zamana.

Ertuğrul’a kurşun,

Osman’a tekme,

Atan hesabını verir elbette,

Açıktı önünde sırlar perdesi.

Seyretti dergâhta olan biteni.

İrice bir taşa vermiş sırtını,

Oturur gibiydi yer minderinde.

Ana elinden şefkatli,

Baba elinden merhametli,

Bir başka el

Okşuyordu saçlarını

Osman oğlu Ahmet’in.

Henüz soğumamıştı bedeni,

Kanı ılık ılık akıyordu.

Gülümsedi ;

Ölüm zannedilen ölümsüzlüğe,

Yarı açık gözleri,

Üç beş adım ötede

Duran koluna bakıyordu.



Mangal gibi yüreği,

Mangal dağına yanıyordu.

Saklamıyordu göz yaşlarını

Nuh oğlu Cemal,

Hıçkıra hıçkıra yalvarıyordu ;

“Geri almadan Türbe tepeyi

Yarabbi ! alma canımı ”diyordu.

Koşarken kuş hafifliğinde

Yokuş yukarı.

Ölümden yana yoktu tasası.

Öbür yüzünü tepenin

Görememekten korkuyordu.

Al renkli güller açtı göğsünde.

Kaldırdı başını

Göğe sitemle.

Al bayrağı gördü,

Türbe tepenin tepesinde.

Sonra,

Altlarından ırmaklar akan köşkleri ...



Siperdeydiler sabaha karşı,

Uyku ile uyanıklık arası.

Aynı rüyayı gördüler.

Erişilmez bir mesafede

Açmış kucağını,

Gülümsüyordu yüzlerine

Mustafalar’ın en güzeli .

Beraber fırladılar siperden,

O’na doğru.

Beraber yediler kurşunu.

Beraber düştüler toprağa.

Ahmet oğlu Mustafa’yla.

Hacı Ahmet’in Mustafa.

Gülümsüyordu yüzlerine

Mustafalar’ın en güzeli,

Doğrulup uzanabilseler

Ellerine değecekti elleri.



Canlı kalan tek neferdi mevzide.

Son mermiyi öptü,

Sürdü namluya,

Besmeleyle uğurladı hedefe.

Tanrı şahit,

Bitmeseydi mermisi,

Boşalmazdı mevzisi.

Usul usul çekilirken geriye

Gövdeler gördü.

Kolsuz , bacaksız,

Kimisi inliyor,

Kimisi cansız,

Kan içinde yatanlardan utandı.

Bir can için değer miydi ?

Dipçik vardı,

Süngü vardı,

Davrandı.

Ölümsüzlük için,

Ölüme doğru.

O ne müthiş hücumdu.

Muhteşemdi doğrusu,

Mehmet oğlu Halil’in

Tek kişilik ordusu.



Erkilet’te,

Güzellerin bağ bozumu zamanı.

Çal dağında,

Kopuyordu kıyamet.

Kulağı Polatlı’da Ankara,

Tutmuş nefesini

Top seslerini dinliyordu,

Bozkır sessizliğinde.

İki yürek verdi omuz omuza

Erciyes dağının çatalı gibi.

Sonra çığ oldular,

Kaya oldular,

Koparcasına doruklardan,

Öyle uçtular ki

Düşman üstüne.

Biri Numan oğlu,

Diğeri Emin

Ne dirisine,

Ne ölüsüne

Rastlayan olmadı

İki Mehmet’in.



“ Bir geçerse” diyordu,

Mustafa oğlu İsmail.

Bir geçerse,

Sakarya’yı bu Yunan,

Ankara’nın, Kayseri’nin

Vay haline !

O zaman...

Her yumuşunda gözünü,

Hunat’ı ,Camiî Kebir’i,

Hacıkılıç’ı görüyordu.

Ve nice ezansız minareleri ...

Hücum emriyle beraber

Can havliyle fırladı,

Yaralı bir kurt gibi siperden .

Önce bir sızı göğsünde,

Sonra tanımadığı bir sıcaklık.

Her şey karanlığa dönmeden önce,

Anası göründü gözüne.

Gülümsüyordu,

Başka analarla beraber.

Hunat’tan , Camiî Kebirden

Ezanlar okunuyordu.

Gürül gürüldü minareler.



Ne bir adım geri,

Ne de ileri.

Saatler ay gibi

Yıl gibi uzun.

Bir de tepesinde eylül güneşi.

Şükrü oğlu Seyit Ahmet

Bunalmıştı sıcaktan.

Şimdi Erciyes’in eteklerinde

Esen rüzgarlara verip bağrını,

Kar suyunu bakır tastan

Yudumlamak vardıya ...

Değerdi doğrusu

Dünya malına.

Bozdu sessizliği şakırtıları,

Gölgeledi güneşi

Süngü ışıltıları.

Hey ağzını yediğim

Süngülerin süngüsü,

Bu gün beklenen gündü,

Beklenen saat bu saat.

Kan renkli bir heykele benziyordu.

Dudaklarında bakır tasın serinliği,

Kaçan Yunan’ı seyrediyordu öylece.

Sakarya kıyısına düşmeden önce.



Kanla yıkana yıkana

Temizlendi

Sakarya’nın doğusu.

Onlar ;

Geri dönmeyi düşünmeyenler.

Onlar,

On binler,

Yüz binler.

Bu topraklar için

Can veren erler.

Sanılmasın,

Belirsiz mezarlarda kaldılar.

Hür ufuklardan vatanın,

Hem gece

Hem gündüzüne,

Doğacak aylara yıldız oldular.



Fazıl Ahmet Bahadır

 

 


Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter