Kureyş uluları; "Bu ziyâfete sebep olan çocuğa ne isim koydun?" diye sorduklarında, Abdulmuttalib; "Muhammed ismini verdim." dedi. Onlar; "Ecdâdında olmayan bu ismi vermekten muradın nedir?" diye sorunca, Abdulmuttalib; "Umarım ki Onu yerde halk, ulvîlikler âleminde Hakk pek çok övecek" diye cevap verdi. (Zîra, Muhammed; «pek çok hamd-ü senâ olunmuş kimse» mânâsına gelmektedir.) Peygamber Efendimizin doğduğu gece dünyâda fevkalâde hâdiseler oldu. Şöyle ki: O devrin en büyük devleti Kisrânın sarayında, mimarların mühendislerin yıkılmaz diye rapor verdiği ondört sütun çöktü.
Sâvâ gölü kurudu. Mecûsîlerin uzun müddetten beri sönmeden yakıp tapındıkları ateşgedeleri söndü. Müşriklerin Kâbe üzerine koymuş oldukları putlar devrilip kırıldı. Onların, hâşâ, Allah diye tapındıkları putları küp kırığına dönmüştü. Bütün bunlar çok mühim bir şeye işâret ve beşâretti. Çünkü, Hak gelmiş, bâtıl zâil olmuştu. Hakkı telkin ve tebliğ edecek olan Kâinâtın Efendisi, Peygamberler Peygamberi, Fahri âlem, Muhammedül Mustafa (S.A.V.) doğmuştu. Gerçekten ilerde İranın saltanatı yıkılacak, Bizans İmparatorluğu dağılacak, putperestlik sönecek, küfrün bataklığı kuruyacaktı. Peygamber Efendimizin Nesebi Peygamber Efendimizin nesebi, şirki, küfrü reddeden Hanif dîninin yayıcısı Hz.İbrâhime dayanır.
Babası Abdullah Haşimoğullarındandır. Annesi Âmine Zühreoğullarından olup, birkaç göbek sonra soyları birleşir. Her ikisi de Mekkelidir. İbrâhim Aleyhisselâmın oğlu Hz.İsmâilin evlatları içinde Ben-i Adnan, Adnâniler içinde Ben-i Mudar, Mudâriler içinde Kureyş kabîlesi diğerlerinden daha büyük bir şerefe sahipti. Hele Kureyş kabîlesinin içinden Hâşim kolu, çok sayılan ve sevilen bir koldu. Hâşimî Kolunun Soy Silsilesi Hâşimin babası Abdimenaf, Onun babası Kusayy (Zeyd), Onun babası Kilâb, Onun babası Mürre, Onun babası Kâb, Onun babası Lüveyy, Onun babası Gâlib, Onun babası Fihr, Onun babası Malik, Onun babası Nadr, Onun babası Kinâne, Onun babası Huzeyme, Onun babası Müdrike (Amir), Onun babası İlyas, Onun babası Mudar, Onun babası Nizar, Onun babası Maad, Onun babası Adnandır.
Bunların içinde ne zaman birinin iki oğlu oldu ise Hz.Muhammed (S.A.V.) en şerefli, en hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda Onun ceddi kim ise, yüzündeki nurdan anlaşılırdı. Çünkü Hz.İsmâilin alnında bir nur vardı, yıldızlar gibi parlardı bu nur. Bu nur ona pederinden kalmıştı. Sonra evlâttan evlâda intikâl ederek Efendimize kadar ulaştı. İşte o nur, Kâinâtın Efendisinin cedlerini açık açık her devirde göstermiş olan nurdur. Peygamberden peygambere geçen nurdur. Bu nur, Âdemle Havvanın dünyâya indirilmesinden beri intikâl edegeliyordu. Bu nurun gerçek sâhibi kimdi? Fahri Kâinât efendimizdi... Hz.Âdemden beri evlattan evlâda intikâl edegelmiş olan ve nihâyet asıl sâhibine erişmiş olan nur... Peygamber Efendimizin Süt Annesi Mekkeliler, bilhâssa Mekke uluları, yeni doğan çocuklarını daha iyi yetişmeleri için, bir müddet yüksek yerlerde oturan kabîle kadınlarından sütanne kiralar, onlara verir, baktırırlar, mukâbilinde ücret de verirlerdi. Bu usul o zamanlarda, umûmi bir gelenek olduğundan, her sene kabîle kadınlarından isteyen, emzirmek büyütmek için, çocuk almağa şehre gelir, alır götürürdü.
Yetiştirdikten sonra tekrar geri getirip analarına teslim ederlerdi. Yine bu sebepten şehre sütanneler geldi. Ben-i Sâd kabîlesinden gelen kadınlar, kendilerine çocuk seçmişlerdi. Fakat Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V.)i henüz alan olmamıştı. Birçok kadın, yetim diye, fazla para vermezler diye almağa yanaşmamışdı. Fakat yine Ben-i Sâd kabîlesinden Hâris diye birisinin âilesi olan Halîme, başka çocuk da kalmadığından biraz tereddüt içinde Onu aldı. Fakat sonradan, aldığına çok memnun oldu. Çünkü bu yetim çocuk onlara çok uğurlu gelmişti. Halîme Onu öz evlâdından çok sevdi. Şeymâ adındaki kız evlâdı da Hz.Muhammedi pek severdi. Onunla kardeş kardeş oynayıp geçinirlerdi. Halîmenin kocası Hâris de, âilesine şöyle dedi: "Halîme! Bu çocuğun ayağı bize çok uğurlu geldi. O evimize ayak basalı beri davarımızın sütü, sütümüzün yağı çoğaldı. Evimiz bereketlendi, elimiz genişledi.
Ben bu çocukta bir başkalık görüyorum." Yürümeğe başladığı zaman, annesi Âmine Hatun Onu almak, şehre getirmek istedi. Halîme buna şiddetle îtiraz etti. "Onu şehre götürmeyiniz, oraların havası ağırdır, bir müddet daha bizim yanımızda kalsın" dedi. Peygamber Efendimiz kırda bu âile yanında beş yıl kadar kaldı. Hz.Peygamberimiz sütannesini çok severdi. Yanına geldiğinde, "anacığım" diyerek karşılar, çok hürmet gösterirdi. Daha sonraları onun kendisine ve âilesine dâima yardım etti. Daha üç dört yaşlarında iken, gerek Halîme gerekse kocası Hâris, Peygamber Efendimizde, diğer insanlarda görülmeyen yücelikler ve fevkalâde haller görür oldular. Bu hâl, onları, "böyle bir kıymeti koruyamazsak..., Ona sonra bir şey olursa..." gibi düşüncelere sevkettiğinden artık annesi Hz.Âmineye teslim etmeğe karar verdiler ve Mekkeye götürüp annesine teslim ettiler. Artık annesi Âmine ile sâdık hizmetçileri Ümmü Eymen, Onun üstüne titriyor, Onu esen rüzgardan bile sakınıyorlardı